13 Ağustos 2017 Pazar

V. Zeka ve Yetenek Kongresi Yaklaşıyor...


Seminer, sempozyum ve kongreler her zaman beni çok heyecanlandırmıştır ve şartları zorlayarak katılabildiklerimin hepsine katılmaya çalışırım. Mesleki paylaşımların yanı sıra kişisel gelişime katkısına sonuna kadar inandığım bu etkinliklerden Zeka ve Yetenek Kongresinin yeri ayrıdır. Türkiye Zeka Vakfının ODTÜ'de düzenlediği bu kongrede ODTÜ'nün o aydınlık atmosferi, her yıl karşılaştığımız tanıdık yüzler, başkentin ciddiyetinin üstümüzde yarattığı o garip his ve muhteşem konuşmacılar sadece beni değil herkesi heyecanlandırıyor. 
Bu yıl 5.si düzenlenecek olan kongreye son 2 yıldır katılıyorum. Hem inanılmaz keyifli hem de çok geliştirici bir kongre oluyor. Kongre sırasında sosyal medyadan paylaştıklarım ve sonrasındaki yazılarım veya sohbetlerimle yakın çevremde de oldukça ilgi uyandırdım kongreye. Paylaşımlar o kadar hayatın içinden ki illa öğretmen olmak gerekmiyor katılmak için anne-baba olmak bile tek başına yeterli bence. İlk yıl bana eşlik etmek için sadece Ankara'ya gelen Gökhan'ım bile ikinci yıl baş dinleyici oldu:)
Bir de bu kongrede kalbim umutla doluyor. Bazen fazla karanlık gelen ülkem için aydınlık milyonların olduğunu görüyorum Türkiye'nin her yerinden gelen katılımcılarda.
Kongre afişleri çıktı, biletlerin satışa çıkmasını bekliyoruz. Sanırım bu yıl biraz kalabalık gideceğiz, bekle bizi ODTÜ bekle bizi TZV 4-5 Kasım'da...

İlgilenenler için adres: http://kongre.tzv.org.tr/2017/

27 Temmuz 2017 Perşembe

40'a Şurada Ne Kaldı Gökhanım ;)


Bir tripler bir pozlar... neymiş 37 bitiyor, 40'a şurada ne kaldı. Yok saçlarımda beyaz çok, göbeğim de iyice çıktı, aman fotoğrafta gördüm sırtımda kıllar çıkmış... oldu bitti seversin zaten böyle tribe girmeleri, kendine melankolik sebepler uydurmayı... ben seni tanıdığımda 24, eşin olduğumda 27 yaşındaydın. Dal gibiydin, saçlarında tek beyaz yoktu. O zaman da 30'a şurada ne kaldı triplerini çektim. Ay ben ne çektim senin her "en yakın onluğa yuvarlanma" yaşlarında :)
Ama atladığın bir şey var benim canım... daha 50'ye ne kaldı, 60'a ne kaldı, 70'e ne kaldı, 80'e ne kaldılar,  Hanım ben bu sene kaç oldumlar var daha... ve benim tüm bu yaşlar için planlarım,
50'ye ne kaldılarda Rüzgar'ın üniversite Karmen'in lise telaşında olacağız örneğin... baş başa yıllara geri dönmeye başlayacağız ufaktan.
60'a ne kaldılarda ailemiz büyümeye başlar artık. Gelinler damatlar en azından adaylar olur. Bakarsın şans yüzümüze güler torunumuz bile olur. 
70'e ne kaldılarda kesin emekliyiz ve gezmediğimiz nere var nere yok geziyoruz. Her gittiğimiz yerden torunlara bir şeyler alıyoruz. Rakı artık seni çok etkiliyor ben sana rakı içirmiyorum. Sen bana telefonu elimden bırakmıyorum diye söyleniyorsun.
80'e ne kaldılarda bir hüzün gelmiş inceden. Artık ikimiz de iyice duygusal olmuşuz. El ele tutuşmadan uyuyamıyor, yalnız olunca yemek yiyemiyoruz mesela.
Hanım ben bu sene kaç oldumlar en güzel yaşlarımız. Ben her sene 82 diye yanıtlıyorum seni, kendimi de 70 küsurlarda bırakmışım kesin. O hüznü de atmışız üzerimizden hayatın anlamını anın güzelliğini çözmüşüz. Ben bile küfürlü konuşmaya başlamışım örneğin, her şeyle dalga halindeyiz. 
Balkonda her baş başa oturduğumuzda bu yılları hatırlıyoruz. Yazları Güre'de içtiğimiz akşamları, çocuklarla çıktığımız tatilleri, arka bahçeyi, oturduğumuz evleri, çalıştığımız yerleri... dostlarımızı anıyoruz, ailelerimizi anlatıyoruz, yine tüm hayallerimiz çocuklarımız ve artık onların çocukları için... ve sonra kesin bir akşam üstü, buruşuk damarlı ellerimizi birbirimize uzatıyoruz;
iyi ki diyoruz iyi ki hayat denen yolculukta birbirimizi bulmuşuz ve her alemde birbirimizin olmuşuz...

İyi ki doğdun Gökhanım, iyi ki varsın sevdiğim....


  

23 Temmuz 2017 Pazar

SEVGİLİ / İnci Aral


"Gerçek kişilere fakat edebi kurguya dayalı, acı bir umudun ve yalın bir sevginin romanı." demiş yazar kendi kitabı için... 
Edebiyatta güçlü bir kalem sinemanın devlerinden Yılmaz Güney'i anlatıyordu, okumamak olmazdı. 
Keyifli ve aşk vurgulu olaylarla başlıyor hikaye. Aklımızdaki Yılmaz Güney'den çok uzak bir kişilik. Bir yandan yoksulluk ve acılar içinde geçen çocukluğunun verdiği hırs, hırçınlık ve öfke; bir yandan Çukurova sıcağı gibi sıcacık bir yürek. Bir yandan aşk, bir yandan imkansızlıklar karşısında dimdik bir inat.
İstanbul'da geniş imkanlar ve genelde mutlulukla başlayan bir evlilik. Ancak o dönemin şartları altında ana karakter Yavuz Günay'ın zaman zaman kendi hatalarının da etkisiyle kendini içinde bulduğu olaylar. Önceleri biraz mafya, biraz kabadayı ve bol yanlışlı Yavuz'dan hapiste geçen yıllardan sonra siyasi kimlik kazanmış, kendini artık başka cephelerde sorumlu hisseden, farkındalıkları artmış ve değişmiş sanatçı Yavuz'a geçiş... bu geçişin sancıları... faşizmin tırnakları arasında ödenen bedeller... 
Hikaye bilmediğimiz yönleriyle başka bir Yılmaz Güney çıkarıyor karşımıza. Edebi anlamda akıcı bir anlatım ancak bazı yerler ya çok hızlı geçiyor ya gelgitli. Detaylar eksik kalmış gibi. Örneğin Nilüfer'in ailesinin barışma sonrası tutumları, Nilüfer'in ailesiyle ilişkisini yeniden yapılandırma süreci hiç yok. İlk evlat Esin biraz daha yer alabilir oğul Mehmet'e daha fazla yer verilebilirdi. 
Ancak Fatoş Güney yani Nilüfer'in yıllar içindeki başkalaşımı etkileyici. Neden hep kadınlar daha fazla vermek zorunda diye de sordurtuyor bir yandan okuyucuya. 
Sürgün yılları ve politik süreç biraz yüzeysel. Bir kabadayı mafya sentezinden nasıl bir siyasi kimlik ve kahramana dönülmüş daha vurgulu işlenebilirdi. 
Ancak bu yorumlarım kitapla ilgili görüşümün olumsuz olduğu anlamına gelmiyor. Ben konuya ilgi de duyduğum için çok keyifle okudum. Mehmet'in ilk adımlarını hapishane camından izleme bölümünde ağlayacak kadar etkilendim. 
Her kitabı bir duyguyla sonlandırırım ben. Bu kitap sonundaki duygum; evliliğinin sadece yüzde onunda mutlu olabilmiş bir kadının sevdiği ve saydığı kocası ardında il il dolaşmasına duyduğum saygı ve hayranlık oldu. Her seferinde, bilmediği onlarca diyarda oralı olmak zorunda kalan bir kadın. Bazen gelin, bazen eş, bazen aile reisi olarak. Vazgeçilen konfor ve asla pişman olmamak. Bu nedenle bence bu kitap Yılmaz Güney'i değil aslında onun "eş"ini anlatıyor... Bu hikayenin "gerçek" kahramanı Fatoş Güney'i...

Bol kitaplı pazarlar dilerim...

15 Temmuz 2017 Cumartesi

TANRI ÇOCUĞU KORUSUN / Toni Morrison



Ne evrensel bir dilek "Tanrı Çocuğu Korusun".... ancak en kabul görmeyen dilek bu sanırım. Asıl mesele çocuğu "Tanrı Korumasına" muhtaç bırakan bizleriz, büyükler... savaşlar, açlık, tedavisi olduğu halde sermayedarların kazançlarını tehlikeye atmamak için tedavi edilmeyen hastalıklar, yoksulluk, en korkuncu çocuğu yaşarken öldüren onu ömür boyu unutmayacak şekilde yaralayan tacizler... hepsi bizim eserimiz biz büyüklerin. Bu yüzden en büyük ve aslında en ironik dua "Tanrı, bizim koruyamadığımız çocukları bizden korusun" ne acı ve gerçek bir paradoks...
Bir dergide görmüştüm bu kitabı adı dikkatimi çekti önce, daha sonra hikayenin temelini oluşturan ötekileştirme kavramı... dünyaya kapkara bir tenle gelen bir kız çocuğunun önce annesine yaşattığı daha sonra kendi yaşadığı duygular. Önce elinden alınan "çocukluğu".. daha sonra toplumsal dayatmalar, algılarla baş etmek için devamlı beyaz giysiler giyen "kadınlığı"...
Bir çocuk tacizcisi tarafından öldürülen abisi ardından yasını kendine kalkan, ölüyü sırtına kambur etmiş genç bir adam... 
ilginç, akıcı bir öykü... bazen kitabı elinizden bırakıp birkaç dakika düşünmek zorunda kalacağınız olaylar, karakterler... 
Kısa sürede okunacak, etkileyici bir kitap..
Bir çocuğa ne yaptığınız önemlidir...
Tanrı Çocuğu Korusun... 


2 Temmuz 2017 Pazar

2 Temmuz 93... Yüzyıllar Sonra Tekrarlanan Pir Sultan Kaderi... Kederi...


   İnsanlığa dair umudumun çalınmaya başlandığı yıldı 1993... 10-11 yaşlarında bir kız çocuğuydum, soyut şeyleri kavramaya; sevgi, aşk, vefa, hoşgörü, dürüstlük, merhamet gibi tüm güzel tanımları işlemeye başlamıştım ki yüreğime Uğur Mumcu'nun öldürüldüğünü duyduk. Babamın bir arkadaşı olduğunu sanmıştım ilk başta bizimkilerin tepkisinden. Evdeki keder, isyan, annemin ağlaması... sonra hep birlikte yürüyüşe gittiler adını ilk defa duyduğum Cağaloğlu'na... sonrasında çalışma hayatımın 11 yılını geçirdiğim Cağaloğlu Yokuşunu her çıkışımda aklıma geldi o Ocak ayı. Bir insan sırf düşünceleri, karanlıkları aydınlatma isteği yüzünden karlı bir pazar sabahı arabasına binmek isterken adice öldürülmüştü. O çocuk kalbimle inanamıyordum. Çocukları ne kadar üzgündür diye düşünüp üzüldüğümü hatırlıyorum. Görebileceğim en kabul edilemez "insanlık dışı" toplumsal olay olduğunu sanıyordum.
   Bilemezdim... aynı yılın Temmuz ayında yine bir cehennem sıcağında bir otelin ateşe verileceğine, orada 35 kişinin "yakılarak" öldürüleceğine, bunun bir kaza değil gayet istekle hatta büyük bir arzuyla vahşice herkesin gözünün önünde yapılacağına da şahit olacağımı bilemezdim. Gerçekten inanılır gibi değildi. Haberlerdeki o sahne hala dün gibi aklımda... "Cumhuriyet Sivas'ta kuruldu. Sivas'ta yıkılacak." sloganları, şeriatçı grubun ateşten, ölümden aldığı haz... yüzyıllar sonra tekrarlanan Pir Sultan kaderi, kederi... aynı eller bu sefer de oteli taşlıyor; belki de içinde yine bilmediğimiz dostun attığı güller... evde yine isyan, bu sefer sadece annem değil herkes ağlıyordu... 
   Sonrasında güzel ülkemde ne yazık ki insanlığın, adaletin, sevginin, aydınlığın unutulduğu çok olaylara şahit oldum büyürken ama Sivas hep tüm acıların üstünde kaldı. Utancı da hepimizin boynunda.... 
   Babamlar da 80'ler başta olmak üzere kendi şahit olduklarını bizlere anlatırken aynı çaresizliği yaşadılar mı acaba... bazen düşünüyorum çocuklarım büyüdüklerinde Sivas'ı, Gezi'yi, katledilen gazetecileri aydınları sorarlarsa nasıl anlatacağım. Biz onları evrensel değerlerle büyütmeye çalışırken dünyada olan kötülüklerin "gerçekten" yaşandığını nasıl açıklayacağım...

   Hayalim, dileğim, umudum ve hayatın içinde yer aldığım tüm alanlarda çabam sevginin, aydınlığın, eşitliğin, dürüstlüğün egemen olduğu bir ülke ve dünyadır...

   Bugün 2 Temmuz... 24 yıl önce göğe yükselen ateşin dumanı hala ciğerimizde ancak yeni ateşler yanmaması için hepimizin yapacakları var... önce unutmamak... sonra yeniden yeniden yeniden doğmak ve doğurmak sevgi ile büyüyecek kuşakları...

24 Haziran 2017 Cumartesi

SEVGİLERDE... Behçet Necatigil



SEVGİLERDE

Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.

Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı.

Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların telâşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.

Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vaktiniz olmadı.

BEHÇET NECATİGİL

18 Haziran 2017 Pazar

Canım Babam...



Sen sadece babam olmadın hiç... üstüme titreyen ilk aşkım, dertlerimi dinleyen sırdaşım, olmazsa her şeyin eksik kalacağı dostum, muzip bir arkadaşım, isterse beni tepeden tırnağa gıcık edebilecek abim, her korktuğumda ışığım, her yorulduğumda çınarım, her koştuğumda yuvam, çocuklarımla birlikte kendi çocukluğumdan sıcaklığını hiç bilmediğim dedem, dedikodu yaptığım komşum, motivasyonum düştüğünde yaşam koçum, kilo veremediğimde diyetisyenim, misafir çağırdığımda aşçım, ihtiyaç olduğunda finansörüm, hastalandığımda doktorum, mesleğimde duayenim, hala ve sonsuza kadar öğretmenim, türkülerde düetim, yol nereden geçerse geçsin yoldaşım, düşmek üzereyken kanadım, ağladığımda mendilim, güldüğümde yine mendilim (çünkü senin gibi gülerken gözümden yaş geliyor), hatalarımda aynam, büyürken en büyük şansım, hayat masalında kralım oldun.... benim babam olarak da gururum oldun...
Bugün Babalar Günü... ama ben sensiz gün bilmiyorum ki... 
Canım Babam... 

17 Haziran 2017 Cumartesi

10 Halka....


Bir ağaç büyüyor gönül bağımızda... Temmuz 2004'te dikildi toprağa, can suyu 19 Ağustos'ta verildi. İki ayrı kök mucizevi şekilde birleşmişti bu ağaçta. Bir bilezik takıldı çıkan ilk dala o yılın sonunda, gelen yılın yılbaşında... birlikte baştan sona geçireceğimiz ilk yılın anısı olsun dedi köklerden biri. Sonra büyümeye başladı bu ağaç. Günden güne kalınlaştı gövdesi, boyu uzamaya başladı umut umut mavi göğe. Kökler artık ayrılamayacak kadar bütünleşmişti toprağın altında. Gövde de iki harf kazıyacak kadar genişti artık. 17 Haziran 2007'de altından 2 harf kazındı ağacın gölgesine: B ve G....
Günler hızla, neşeyle geçerken kuşlar istedi ağaç, dallarında; neşeli şarkılar... Sonra bir kış sabahı 26 Şubat 2010'da ilk meyvesini verdi ağaç adına Rüzgar dedi... köklerindeki sudan, en uç dalının sonuna kadar tekrar kutsandı, ölümüne güçlendi. İlk meyveyle neşeli kuşları ağırladı dallarında, gövdesini dostlarının sırtına verdi, gölgesine aldı yorulanları... artık sadece ağaç değil meyvesi olan bir ağaçtı... sonra bir gün dedi kuruduğumda ben ve bu meyve dalımdan düşüp başka bir ağaç olduğunda yalnız kalmasın şu göğün altında... bir meyve daha verdi yine bir kış sabahı 3 Ocak 2014'te adına Karmen dedi...
Fırtınalar gördü eğilmedi, bir tek dal vermedi sert rüzgarlara... Güneş'in altında kaldı solmadı, daha da yeşerdi neşeyle... gün oldu yaprak döktü, gün oldu çiçeğe durdu... bir orman yarattı kendine dalından kökünden geldikleri ve dostları ile... adına Hayat dedi...
Bir ağaç büyüyor gönül bağımızda... derler ki her yıl bir halka oluşurmuş ağaçlar büyürken gövdelerinde... bu ağacın gövdesinde 10 halka tamamlandı bugün... aşk ile... sevgi ile...

14 Haziran 2017 Çarşamba

AEDEN / Akilah Azra Kohen


Sevdim ben bu kalemi... Yeni kitap yazsa da okusam dedirtenlerden... Fi, Çi, Pi yi de dizisinden çok önce okumuş çok beğenmiştim. Aeden ise başka bir tat olmuş. Başları biraz fazla fantastik gibi geliyor devamı konusunda bir acabaya düşürüyor evet ama sabreden okuyucu devamında inanılmaz keyifli bir yolculuğun içinde buluyor kendini.
Aeden, farklı pek çok canlı türü ile bir arada, evrimin çok ileri aşamalarındaki insan türünde bir ailenin de yaşadığı küçük bir gezegen. İnsanlar telepati ile anlaşıyor. Kurallar çok net. Ailenin büyük oğlu Sonje... farkındalıkları yüksek yaşadığı gezegenin ilkelerine bağlı bir genç. Bu gezegende ağlamak çok büyük ilkellik örneğin. Kişinin yaşadığı deneyimin kıymetini, ona katacaklarını fark etmediğini gösterdiğine inanıyor Sonje gözyaşlarının. Tükettiğini üretmek en büyük erdem ve gereklilik. Başka bir canlıya zarar vermek asla yok. Diğer canlı türlerine ve onların farklılıklarına saygı ön planda. Bu aileye bir şekilde emanet edilmiş bir kız Numi... çok farklı... gülüyor, ağlıyor, kontrol edemediği merakları var, kuralları çiğnemeye eğimli, coşkulu ve oldukça beyaz. Gezegendeki en beyaz tene sahip bu yüzden devamlı örtünüyor veya açıkta kalan yerlerine çamur sürüyor. Sonje ve Numi arasında sonrasının aşka varacağı belli olan bitmek bilmeyen bir çekişme. 
Numi'nin annesinin bu gezegenden olmadığını biliyorlar ve bir gün öğreniyorlar  ki annesi Dünya adlı bir gezegendenmiş. Türlü zorluklardan sonra düşünce gücüyle yolculuğu bildiklerinden Dünya'ya geliyorlar. İlk geldikleri yer Amerika... kalabalık, ağaçsızlık, duyarsızlık karşısında ilk büyük şoklarını yaşıyorlar ve gerçek hikaye başlıyor... buradan sonrasını anlatmayı çok istiyorum ama kitabı okuyacaklara haksızlık yapmak istemiyorum. Ancak okurken duygularınızı, düşüncelerinizi gerçekten harekete geçirecek insana dünyaya doğaya farklı açılardan da bakmanızı sağlayacak gerçekten harika bir anlatım. 
Okurken de altını çizmek istediğim çok yer oldu kendimi tuttum. 

Yaz okumaları listenize güçlü bir öneri olsun.. bol okumalı bir yaz olsun :)

10 Haziran 2017 Cumartesi

Boş Balkon...


Neden hep kaybettikten sonra daha da kıymetleniyor güzellikler... Neden yaşarken tam da tadını çıkarmamış gibi oluyoruz kaybedince... her kayıpta bunu anlayıp sonra nasıl da unutuyoruz hızlıca...
Bizim yazlığımız her sakininin emek emek inşa ettiği, tamamına yakının birbiriyle topraktan tanıştığı, önce arsasının alınıp çoğunluğu maaşlı olan sakinlerinin ortak bir yaşam alanı oluşturmak amacıyla 7 yılda oturulacak hale getirdiği bir site içinde. Dışarıdan bakıldığında bir site bizler için bir sığınak... kapıların kitlenmediği, pazara toplu gidilen, kışlık tarhananın konservenin reçelin birlikte yapıldığı, her ortak alanda olduğu gibi küslüklerin kırgınlıkların da olduğu ancak herkesin kendi küçük dünyasını arka bahçelerinde kurduğu bir küçük cennet... lazı, kürdü, türkü, alevisi, sünnisiyle bir Türkiye mozaiği... türkülerin hicaz makamı şarkılara karıştığı yaz akşamlarımızın koca bahçesi.. Kaz Dağlarının şifasını, büyüsünü iliklerimize işleten; cırcırböcekleriyle, sincaplarla, kirpilerle yaşadığımız; sırtımızı Güre Köyüne dayadığımız küçük bir site... Bizim de ilk kez Rüzgar karnımdayken gelmeye başladığımız, kışın her yorulduğumuzda hayalini kurduğumuz, annemin babamın bize yaptığı yuva...
Yaz geceleri, kurulan uzun masalar, yapılan özel yemekler ve tabi tüm an ve anıları anlamlı kılan insanlar... her yaz sevgiyle kucaklaştığımız komşularımız... çocuklarımı sevgiyle saran, dedeler nineler...
İşte son 8 senemizde sıcaklığıyla, türküleriyle, babacanlığıyla, esprileriyle kalbimizde kocaman yeri olan Hüseyin Amcamız da yan komşumuz... sitenin en sevilen üyesi... geçen yıl yakalandığı amansız hastalıkla gözümüzün önünde eriyen, son günlerini bile bizlerle burada bahçesinde geçirmek isteyen, ambulansla siteden çıkarırken kalbimizin parçalandığı, yaz sonu toprağa verdiğimiz, Ülkü Teyzeyle bahçesini emanet bırakan canımız... 
Bu yaz geldiğimizde herkesle hasretle kucaklaşırken gözümüzü kaçırdığımız boş balkon öyle çok şey anlattı, hissettirdi ki bize. Bu yaz gözlerim sık sık dolacak biliyorum ama onun hepimizi bir şekilde görüp hissettiğini de biliyorum.
Sevdiklerimizle geçen anların tadını çıkarabileceğimiz, kaybettiklerimizin anılarının da solmadığı, keşke'siz bir hafta olsun...

22 Mayıs 2017 Pazartesi

Geniş Ailede Hitaplar :)

Son yıllarda çocukların aile içinde kendilerinden yaşça büyüklere isimleriyle hitap etmeleri moda oldu. Bu durum bazı anne babalar için modernlik, bazıları için çocuğun küçük yaşlardayken bu hitaplarının sevimliliği nedeniyle müdahale etmek istememe, bazıları için çocuğun bireyselleşmesi için gerekli... çocuk yetiştirirken tek doğru yok biliyorum ancak benim hiç katılmadığım bir yaklaşım bu...
Çocukların büyük aileler içinde, ilişki çeşitleri içinde o gözle görülmeyen sosyal bağlantıları keşfederek büyümesinin onların gelişimine inanılmaz katkısı olduğunu düşünüyorum. Geniş ailelerimiz mükemmel örneklerle dolu değil kuşkusuz ancak huysuz bir dede, dominant bir nine, ilgisiz bir dayı, bencil bir hala, asabi bir amca, engelli bir teyze, davranış sorunu olan kuzenler bile çok şey öğretir çocuklara bence. Onlarla kurulan ilişkilerde çizilmesi gereken sınırlar hayattaki olumsuz karakterlere hazırlar çocukları. Ben en kötü ihtimalleri sıraladım tabi ama her ailenin beceriklisi, fedakarı, sevgi ustası, çalışkanı, dürüstü, emekçisi, ilgilisi, entellektüeli, zekisi, bakımlısı da vardır mutlaka. Olumlu özelliklere sahip aile üyeleri de farklı yönlerden besler çocukları. Bu ilişkilerin çocuğun hayatı boyunca beslenebileceği damarlar olduğuna inanırım ben. 
Belki kendi çocukluğumun böyle büyük aile içinde, tabi ki iyi ve kötü örneklerle ancak yine de mutlu geçmesi böyle düşündürüyor bana  bilemiyorum. Bugün iyi veya kötü günlerde bir araya gelmek, her daim kalabalık olmak, istediğimde el istemek istendiğinde el vermek iyi geliyor bana.
Tüm bu duygu ve deneyimlerle de çocuklarımı fırsat buldukça kuzenlerimle, kuzenleriyle, aile büyükleri ile bir araya getirmeye çalışıyorum ve bu beslenmeyi kendi gözlerimle onlarda da görüyorum. Halalarımla yaptıkları şakalar, teyzelerimle oynadıkları oyunlar, dayılarımla ettikleri sohbetler, kuzenlerimin tepelerine çıkmaları, kuzenlerimin çocuklarına kuzen demeleri... hepsi ayrı bir katkı...
İşte bu ilişkiler içinde herkese bu bağları hatırlarcasına hitap etmeleri gerektiğini düşünüyorum. Hatta ben onlardan bahsederken .... Teyzen, .... Ablan dediğim için çocuklarımın da üçüncü kişilere onlardan bahsederken kendiliğinden .... Teyzem, .... Ablam demeleri beni çok da mutlu ediyor. Bu durumu modernliğimize vurulmuş bir darbe olarak görmüyorum :))) 
Çocuklarımın akrabalık ilişkilerinin yorucu tarafında kalıp yıpranmadan, ilişkilerini tabi ki seçimler yaparak kendi tarzlarında yürütmeyi öğrenmelerini istiyorum. İleride yetişkin olduklarında köklerini tanıyor, kültürlerini biliyor olmalarını önemsiyorum. Özellikle ilk gençlik yıllarında aile ortamına sürüklenerek getirilen ergenler değil kendilerine göre o aile içinde yer almış o ailenin çocukları olarak girmelerini istiyorum. Sanırım bu ilişkileri kurabilmeleri için şimdiden bir çeşit yatırım yapıyorum :)





Hafta sonu çektiğim fotoğraflara bakarken düşündüm bunları, paylaşmak istedim. 
Çocuklarımızı geniş aile içinde, yine de iyi örneklerle, güzel anılar biriktirerek, sevgiyle büyütmek dileğiyle..
İyi haftalar..


18 Nisan 2017 Salı

Tarih 18 Nisan...

Bir karından dünyaya gelendir kardeş.. Ben bu yüzden annesi bir çocukları, kardeş görürüm hep.. Çünkü daha dünyaya gelmeden o karında başlar insanın insan olma yolculuğu... İçinde yer aldığın bedenin ruhu, yüreği, aklı geçer sana DNA lardan çok... aynı karından olanlar hayat bazen başkaymış gibi gösterse de er ya da geç bir olduklarını anlarlar. 
Bu farkındalığa doğdukları andan beri sahip olanlar daha başka yaşar kardeşlik duygusunu... birbirinin aynası olmak nedir yaşarken öğrenirler.. Sesi, yetenekleri, karakteri, öncelikleri, fiziksel özellikleri bambaşka bile olsa öyle bir "aynılık" vardır ki aralarında kimseler bilemez. Birbirinin aynısı ve aynasıdırlar yani...
Bütün anıların, çocukluğun, unuttukların, unutamadıkların şifrelenmiştir kardeşinde.. başı olmayan sonu gelmeyen bir ırmaktır ve hayat bir ırmak gibi akarken ırmak yatağında kalan en ağır taştır kardeş. Irmak kurusa terk etmez...
Ben de çok şanslıyım ki önce annem babam, sonra hayat beni yalnız bırakmadı... Bir kardeş verdi kucağıma 2.5 yaşımda... O gün bugün "benim" dedim ona... Hangimiz büyük hangimiz küçük karıştırdık yıllar içinde... Severken, korurken, özlerken, sorun çıkartır veya çözerken abla oldum; sevilirken, korunurken, özlenirken, sorun çıkarırken kardeş... 
Yıllar geçti, büyüsün istemedim aslında.. Ama büyüdü.. bugün 32 yaşını bitirmiş mesela takvimlere hadi canım diyorum.. O 18-22 arası bir yerlerde kalmış bende.. Hele 30'u geçmiş olması hiç mümkün değil kalbime sorarsan.. Şimdi karşımda bir koca adam.. 



Tarih 18 Nisan.. Hayatın ilk hediyesini aldığım gün bugün... 
Ben 35 yaşındayım ama ilk hatırladığım şeyin annemle babamın o köşe odada "yakında kardeşin olacak" dedikleri an olduğunu düşünürsek 32 yıldır hayattayım...

İyi ki doğdun canımın içi.. 

4 Nisan 2017 Salı

Anne, Hayata Yeni Bir Şey Yükleyebilir miyiz?


Hayatında küçük bir çocuk olan şanslı kişiler bilir, bu küçük varlıklar öyle zamanlarda öyle sorular sorarlar ki önce beyin dalgalarınız, sonra duygularınız birbirine karışır. Özellikle soyut düşünemedikleri dönemlerde öğrendikleri veya duydukları kelimeleri kullanış biçimleri, o kelimelere yükledikleri bambaşka anlamlar, asla yerinde ve anlamına uygun kullanamadıkları deyimler çok ama çok komiktir. Büyükler yaz bunları unutursun der, sen asla unutmam sanırsın.. Ama unutursun..
Ben bu konuda özellikle eğlenceli olan oğlumun büyüme yolculuğunda kızıma göre daha çok yaşadım bu tip örnekleri. Bir kısmını yazdım, çoğunu unuttum.. Ama geçen gün arabada (zaten arabada daha da bir ilham geliyor çocuklara) öyle bir soru sordu ki sonrasında bile günlerce düşündüm. Konuşma şöyle geçti:

- Anne, hayata yeni bir şey yükleyebiliyor muyuz?
- Nasıl yani Rüzgar?
- İşte şu ana kadar hayatta olmayan bir şeyi yükleyebiliyor muyuz?
- (Düşün düşün anla anla anla) Yani.. yükleyebilirsin tabi. Ne mesela? Ne yüklemek isterdin?
- Mesela şimdiye kadar hiç kimsenin yapmamış olduğu bir meslek. O işi ben uydursam hayata yüklesem

O an anladım çocuğum "girişimcilik" kavramını sorguluyormuş. O ana kadar yüzde 90'ı olumsuz yüzlerce ihtimal sıralamıştım ne demek istediğine dair oysa :)
Sonra konuyu daha da derinleştirdik. Sohbetimiz bitti.
Ancak ben o günden beri Rüzgar'ın bu cümlesini çevirdim kafamda..

Öncelikle çok felsefik geldi. Cümleyi ilk duyduğumdaki tepkiler bundandı belki de.
Sonra cümledeki teknolojik alt yapıyı sezdim. Hayat bir tablet gibi miydi onun gözünde? Yeni uygulamalar yükleyip eski ve kullanılmayan uygulamaları silmek kadar basitti belki de her şey.
Ee basbayağı girişimcilik kavramını keşfediyordu üstelik kendi kendine, memur olmayacaktı anladım. Peki o cesareti biz, ülke, sistem, şartlar verebilecek miydik ona... veya bu cesaret için bütün bunlara ihtiyacı yoktu da tek ihtiyacı kendi iç gücü müydü?

Çocukların birkaç sözcükten oluşan cümleleri ne kadar da derin dikkatle bakılırsa... Geçiştirmemek gerekiyor, duymak gerekiyor, yetişkin böbürlenmesinden kurtulup üzerinde düşünmek gerekiyor..
En önemlisi de o soruları kendimize de sormak gerekiyor:

Hayata Yeni Bir Şey Yükleyebilir miyiz?


2 Nisan 2017 Pazar

Süper İyi Günler / Mark Haddon

Bugün 2 Nisan Otizm Farkındalık Günü...
En anlamlı sözcüklerden biri oldu artık "farkındalık"... çünkü öylesine duyarsız, öylesine bencilleşiyor ki insanoğlu...
Farklıyı hep öteki yapma eğilimi dönüp bize zarar veriyor oysa, görmüyoruz. Geçen hafta bitirdiğim ve eğitimciler başta olmak üzere herkesin okuması gerektiğini düşündüğüm bu farklı kitabı anlatmak istedim size bu farkındalık gününde. 
Otizmli Christopher Boone'un dilinden, gözünden,yüreğinden yazılmış bir kitap... Esrarengiz bir cinayetle başlayan (öldürülen bir köpek), cinayeti çözme amacıyla çıkılan yolda karşılaşılan sürprizler ve Christopher'ın kendi hayatıyla ilgili öğrendiği gerçekler... zor, uzun bir yolculuk... 
içinde hiç espri ol(a)mayan bu kitapta da altını çizecek bir bölüm vardı yine... özel gereksinim kavramıyla ilgili bana bir farkındalık kazandıran birkaç cümle...






Birini "öteki" veya "farklı" yaparken "neye göre, kime göre farklı"yı sormayı unutmayacağımız bir dünya özlemiyle...
Nice farkındalıklara, sevgiyle...

21 Mart 2017 Salı

"Ne idim ne oldum" / Nubar TERZİYAN



Çocukluğumuzun "iyi kalpli"siydi o... eve bir şekilde gelen yoksul kıza kol kanat geren bahçıvan, mahallenin bütün çocuklarına dede, aile kavgasını bitiren komiser, yanakları sıkılası sütçü... Her filmde başka bir "iyi" olan Nubar Terziyan... Bu topraklarda doğup büyümüş, can suyunu buradan almış, gerçek İstanbullu bir Ermeni... Ötekileşmenin en kanlı yıllarını da yaşamış ama hiç "ötekileştirmemiş" hiç "öteki" olmamış bir sanatçı... hepimizin yüreğinde adının karşılığı : Vicdan
Okunması Gereken Bilmem Kaç Kitap türevi kitap listelerini hiç sevmem ama bakmadan da geçmem sosyal medya sitelerinde. İçinde kitap olan her şey ilgimi çeker benim. Böyle bir listede gördüm bu kitabın adını da: NE İDİM NE OLDUM...
Akrabaların içinde birileri vardır hani gerçek hikayelerini hiç bilmediğin; ummadığın bir sandıktan bir tavan arasından, unutulmuş bir albümden, rakı masasında kalan uykusuzluğa dayanıklı son iki üç kişinin geç saatlerde yaptığı sohbetlerden veya belki de en acısı o kişinin ölümünden sonra hikayesi  ortaya çıkan birileri.. Vay be, bunları benim ......'m mı yaşamış dediğin aile büyükleri...
Bu kitap bana bu heyecanı yaşattı daha kitabı almadan.. O hepimizin bildiği ama çok azımızın tanıdığı Nubar Terziyan'ın kendi kaleminden geç ama geçkin olmayan yaşında yazdıklarını okumak istedim edebi bir iştahla...
Gerçekten de kendi gibi naif, dürüst ve hiç şaşırtmayan bir kitapmış... Biraz günce biraz hikaye...
Kitapları okurken çizmeyi çok isteyip benden sonra okuyacak kişiyi etkilememek için çizemeyenlerdenim ben. Ama bu kitapta aşağıdaki satırları çizdim. Çünkü kim okusa çizmek ister dedim...




Sezen Aksu atıfta bulunmuş ona bir şarkıda, güzel izler bırakan herkese selam olsun...


Kirpiklerinde bir çiğ tanesi olsam
Ansan o bahçeyi, rüzgârı çağırsan
Mevsim suluboya olsa
Günlerden mercan
İşte sanki o an
Nubar Terziyan sırtımı okşar
Eski filmler hâlâ o bahçede
Siyah beyaz ağlar.

26 Şubat 2017 Pazar

RüZGaR 7 Yaşında...


"İlk" ne heyecanlı bir şeydir... ne büyük acemilik... sen benim "ilk"im, en büyük acemiliğim... 
bir omuz havada kucakladığım, bakarken titrediğim... 
ne çok şey öğrettin bana 7 yılda, ne çok duygu yaşattın... 
ilk adımında,  ilk dişinde, ilk "anne" deyişinde, ilk  ilk pedal çevirişinde, ilk okumanda, ilk kulacında, ilk ateşlenmende, ilk düşüşünde, ilk yara kabuğunda, ilk ayrılışımızda...


Sen son 7 yıldır değil, ben var olduğumdan beri hep vardın, sensiz bir günüm olmamış gibi...



Aşkımızı somutlarcasına dünyaya gelişini, mutluluk gözyaşlarıyla karşıladığımız Rüzgar'ım... ruhumun sol kanadı... oğlum...
İyi ki doğdun
Seni senin deyiminle uzay kadar çok seviyorum...

14 Şubat 2017 Salı

Bugün AŞK'tan Söz Edilecekse...


Bugün "aşk" tan söz edilecekse ilk aşkımdır O... Beni acemice kucaklayan, elimi bir daha hiç bırakmayacak kadar sıkı tutan ilk erkektir. Dünya ne kadar güvensiz olursa olsun yanında hep güvende olduğumdur o. Beni ilk güzel bulan, hep güzel bulan en yakışıklı erkektir. Saçının beyazı, gözünün kırışığı bir şarabın mayası gibi daha da yakışıklı yapmıştır onu yıllar içinde. 
Bugün "sevgi"den söz edilecekse ilk sevgilimdir O... Baş başa tiyatroya, sinemaya gittiğim ilk erkektir. Benim için şiir yazan, karadutum çatalkaram çingenem diye şiir şiir sevendir. Gecenin bir yarısında mesaj atandır. Benimle alışverişe gelen, beni kuaför kapısında bekleyen, topuklu ayakkabı ile tanıştığım yıllarda dalga geçen, etekle nasıl oturulacağını, biri beni dansa kaldırdığında kaldıran kişiye göre nasıl davranacağımı öğretendir o. Sabahlara kadar balkonda benimle kahve içen, çok güldüğümüzde etraftan benimle beraber azar işitendir. Bazı şarkıları bana bakarak söyleyen, rakımı dolduran ilk erkektir, o...
Hayat, Aşk'ı ve Sevgi'yi yol boyu sürecek şekilde harmanlayıp bir yol arkadaşı karşıma çıkardığında; onunla nasıl yürüyebileceğimi bana doğduğum günden beri adım adım öğreten, gösterendir. Bana aşk dolu bir yuva kurma becerisini kazandıran, hayat arkadaşıma gerçek bir sevgi ve aşkla bağlanmamı sağlayandır o. 

ve bugün aşk'ı sevgi'ye çevirenler gibi kızıma da aşk'tan olmuş bir sevgiyle sarılandır...
Babamdır o...


Kızlarına onları kucaklarına aldıkları ilk günden beri aşkla bağlı olan, 
kızlarını onlara erkeklerden nasıl korunacaklarını değil onlarla nasıl yaşayacaklarını öğreterek büyüten tüm babaların ve babamın; 
bu değerli babaların kızlarına aynı sevgi ve aşkla bağlı olan 
güzel annelerin kıymetli oğullarının ve Gökhanımın günü kutlu olsun...

9 Şubat 2017 Perşembe

Huzursuzluk / Livaneli....


Adı çok yerinde kitaplardan... huzursuz biten, sonunun mutlu olup olmadığı belirsiz. İnsanoğlunun varoluşundan beri bitmeyen zulmü, anne karnında bedel ödemeye başlayan bebekler. İnsanlığını unutmuş kadınlar, acının ötesine geçenlerin ifadesiz ifadeleri... ve kocaman bir mozaik gibi tüm siyasi sınırların ötesinde herkese ait olan Mardin...
Batılı "gibi" yaşayan Doğuluların içindeki boşluk... görmesek de bildiğimiz insanların, sustukça ortak olduğumuz suçların huzursuzluğu...
Çok şey var kitapta. Kısa ve hızlı okunan bir kitap ama etkili. O bölgenin kahvesi mırraya benziyor. O kadar acı ve etkili ki daha fazla sürmemeli zaten.
Kitaplığınızın Livaneli kitapları bölümüne konulası, mutlaka okunası bir kitap ama baş köşe yine Mutluluk ile Serenad'ın...

Bol okumalı günler dileğiyle...

3 Ocak 2017 Salı

KARMEN 3 YAŞINDA...

3 yıl önce bugün, gelişinle evimizi sonsuz bir ışığa, neşeye boğan kızım...
Karmen'im..

Her anne çocuğu için sağlık, huzur, mutluluk, başarı, şans gibi güzel şeyler diler. Ben de senin için tüm güzellikleri tüm kalbimle diliyorum. Hayat yolunda karşına hep iyi insanlar çıksın. Sağlığın, huzurun hep tam olsun. Anneannenin deyimiyle "ayağına taş değmesin".. Sen yolunu aydınlatacak ışığı güzel kalbin ve keskin zekanla bulacaksın, kalbine ruhuna dert gelmesin. Neşen hep bol olsun, dostların dostlukların çok olsun. Biz elimiz, gözümüz, kalbimiz yettiğince her zaman senin yanında olacağız.
Benim sadece senin için dileklerim yok ama annecim.. Diğerleri için de var. Çünkü hayatta hiç kimsenin "tek başına" mutlu olacağına inanmıyorum. İşte bu yüzden;
SEV annecim... Karşılık beklemeden, ya beni sevmezse demeden sev. Senin gibi olmayanı sev en çok, çünkü hayatın anlamı orada saklı o farklı renklerde. Sadece "ol"duğu için sev doğayı, insanı, kitabı, müziği, canlıyı cansızı. Sevdiklerin seni üzerse de vazgeçme sevmekten. Çünkü sevmek, seninle ilgili bir durum, hak etmemek karşındakiyle..
DİNLE annecim... Sesini sana duyurmak isteyen herkesi her şeyi dinle. Bazen bir serçe bazen bir bebek bazen yaşlı bir el bazen akan bir ırmak bazen sevdalı bir kalp.. Dinlemek katılmak demek değildir, dinle sonra ne yapmak istediğine karar ver.
DÜŞÜN annecim... Kimi alkışlayacağını, kimin yanında kalıp kimin yanında kalmayacağını, ne istediğini, ne istemediğini, nasıl mutlu olabileceğini düşün ve bul kızım.
EĞLEN annecim... Her yaşın geri gelmeyecek keyifleri olur. İzin verme seni engellemelerine. Tek dikkat etmen gereken şey sen eğlenirken incinen kimsenin olmamasıdır. 
BUL annecim... İyi olan, güzel olan, seni geliştirecek ve mutlu edecek olan ne varsa kim varsa bul.
GÖR annecim.. Güzel filmleri, tarihi sahneleri, antik şehirleri, farklı ülkeleri, her coğrafyanın kendine özgü renklerine doya doya bak canımın içi.
PAYLAŞ annecim... sevincini, kederini, sofrandakileri, paranı,elbiselerini, takılarını, sevgini, hayallerini paylaş. Geri almak şartıyla kitaplarını da paylaş.
ADALETLİ OL annecim... Senin terazinden geçmemiş hiçbir şeyi tutma hayatında. Hakkın olmayan hiçbir şeye el uzatma, hakkını da kimseye bırakma.
AÇIK OL annecim.. Asla "asla" deme. Kalıplar içine sıkıştırma düşüncelerini. Her zaman başka bir ihtimal de var, doğru her zaman tek değil unutma.
FARKINDA OL annecim.. Ucu sana dokunsa da dokunmasa da yapılanları, yapılmaya çalışanları farkında ol kızım. Ne olduğunu ve ne olmadığını bil bitanem.
EMEK VER annecim.. İstediklerin ve sevdiklerin için emek ver. Senin adını Karmen'den önce Emek koymak istediğimi unutma..
DÜRÜST OL annecim. Sonuçları ne olursa olsun yalan sokma hayatına. Yalan insanın yüreğinde gittikçe ağırlaşan bir taştır ve gün gelir mutlaka sana zarar verir. Önce kendine daha sonra karşındakilere dürüst oldukça uykuların çok uzun ve rahat olacak göreceksin.
UNUTMA kızım.. Zor gününde uzanan eli, kışın sokakta aç kalan hayvanları, seni büyütürken emek verenleri, öğretmenlerini, okul yıllarını, kazandıkların için harcadığın çabaları, yapılan haksızlıkları, ihtiyacı olanları, anıları, rüyalarını, şarkıları, türküleri, aile sofralarını, arka bahçeleri, cırcır böceklerini, ilk bisikletini unutma.
GÜVEN... önce kendine sonra bize güven.. ve DİKKAT ET annecim.. 
En çok da sağlığına, benim için..



İyi ki doğdun KARMEN'im, ışığım, şimdiden arkadaşım, tek kanadım.. 
İyi ki bizi seçtin...
Seni her zaman koşulsuz ve sınırsız bir sevgiyle seveceğiz..